Yaşam ve Ölüm Arasında Cesur ve Sevgi Dolu Bir Hikaye

Sevgi gerçekten sahip olabileceğimiz, kendimizde tutabileceğimiz ve yola çıktığımızda yanımıza alabileceğimiz tek şeydir. 

Yaşamlarının sonuna yaklaşan hastalarla yaptığı öncü çalışmalarıyla tanınmış doktor Elizabeth Kübler-Ross (1926-2004), bu kişilerle yaşam ve ölüm hakkındaki duyguları ve yaşamış oldukları hayatı nasıl ölçtükleri hakkında röportajlar yapar. Çalışmasının sonunda, hastaların oybirliğiyle duygusal durumlarını “sevgiye duydukları özlem” olarak nitelendirir ve sevgiyi, ölüm korkusuna karşı ihtiyaç duyulan bir kalkan olarak gördüklerini ifade ederler. Yaşam yolunun sonunda hissettikleri iç huzuru ve memnuniyet derecesi ise dünyada yaşadıkları süre içinde etraflarına ne kadar sevgi ekebildiklerine bağlı olarak azaldığı ya da çoğaldığı ortaya çıkar.

ABD’ye taşındıktan sonra 1960’lı yıllar
E. Kübler-Ross ve üçüz kızkardeşler İsviçre, 1930’lar

Ölmekte olan bir kişiye ölüm hakkında açıkça konuşmanın pek kabul görmediği ve üstelik kadın doktorların nadir olduğu bir zamanda hastanede üstlendiği görevle işe başlayan Elizabeth Kübler-Ross, ölümcül hastalığı olan ve hayatının son aşamasına gelmiş kişilerle konuşarak, rahatlatıcı (palyatif) bakım alanında ömrünün sonuna kadar devam eder. Her yaştan ve kültürden gelen hastalarla çalışmalarını sürdürürken aralarında en sevdiğim olan The Wheel of Life gibi “insan nasıl iyi yaşarsa iyi ölür” konulu kitapları yayınlanır.

Çalıştığı hastanelerde bir çok sayıda Ölüme Yakın Deneyim’e (Near Death Experience ) tanık olurken, aynı dönemde Dr. Raymond Moody, “klinik ölüm” yaşadıktan sonra yeniden canlandırılan ve hayata döndüklerinde ölümden sonra neler olduğunu anlatan yüz kişinin ifadelerine dayanarak yazdığı çığır açan kitabını yayınlar.  İşte bu dönemde edinilen bulgulardan esinlenen Elizabeth Kübler-Ross insanların manevi boyutuna, ruha ve ölümden sonra ne olduğuna odaklanır. Kelebek ve kozanın hikayesinde olduğu gibi, ölümün insan ruhunu kozadan yani bedenden kurtulmuş ve hafiflemiş, özgürce uçabilen bir kelebeğe benzetir. Ruhun ölümsüzlüğüne ve ölümden sonra bir hesabın var olduğuna ve öbür dünyada hayatın devam ettiğine olan inancıyla takip ettiği Ölüme Yakın Deneyim geçirmiş hastaların geri döndüklerinde ortak olarak aynı şeyi anlattıklarını belirtir:

Diğer dünyada önemli olan yeryüzündeki yaşamınız boyunca kimi ve ne kadar sevdiğiniz ve ilişkilerinizde ektiğiniz sevgi ile hayatınızı ne oranda yönlendirdiğinizdir.

Ölüm anında eşlik eden duygulardan biri olan suçluluğu şöyle anlatıyor:

Suçluluk belki de ölümün en acı verici yoldaşıdır. Çaresi ise bu dünyadaki yaşamdadır –öyle bir şekilde yaşayalım ki, öbür dünyaya geçerken eylemlerimiz ve düşüncelerimiz üzerimize suçluluğun yükünü getirmesin.

ÖYD geçirmiş kişilerin raporlarına göre eğer hesap gününe inanacak olursak, temiz bir vicdan ve iyiliksever bir kalp, öbür dünyaya götürebileceğimiz en hakiki yardımcılar gibi görünüyor. Bu kişilerin bir başka özelliği ise, yeniden canlandıktan sonra davranışlarında gözlemlenen çarpıcı değişiklik. Elizabeth Kübler-Ross, Michael Newton ve Raymond Moody, ortak bir ifadeyle bu kişilerin geri döndüklerinde kayda değer ölçüde daha iyiliksever olduklarını ve yaşamlarının tüm alanlarında böyle olmaya devam ettiklerini belirtirler.

Elisabeth Kubler-Ross’un Rahibe Theresa ile buluşması, Baltimore, ABD,1973

Bu tür insanî sevginin ebedi olan niteliğine ve her insanda var olan iyiliği bulmaya dair:

Sevgi gerçekten sahip olabileceğimiz, kendimizde tutabileceğimiz ve yola çıktığımızda yanımıza alabileceğimiz tek şeydir.

Her birimizin içinde hayal edebileceğimizin ötesinde bir iyilik potansiyeli vardır –karşılık beklemeden vermek için; yargılamadan dinlemek için; koşulsuz sevmek için var olan bir potansiyel.

İnsanın, daha derindeki benliğine ait olan bu parçasına erişmesi mümkün – ancak içine dönüp dikkatle arayarak, ego gürültüsünden temizlenmiş iç diyaloglarla kendini analiz ederek, nezaket göstererek ve neyi neden yaptığını düşünerek ona ulaşabilir. İnsan, o zaman bu hayatta meydana gelen her şeyin bir amacı olduğunu ve tesadüf olmadığını idrak eder ve iç huzurunu yakalamış olur. “Tüm olaylar, başa gelenler aslında öğrenmemiz için bize verilen manevi dersler şeklinde kutsamalardır,” der Elisabeth-Kübler Ross.

Yaşadığımız çağın ısrarlı ölümsüzlük arayışı üzerinde durarak, bilim ve ölüm çelişkisini sorgular:

Bilimde ne kadar çok ilerleme kaydediyorsak, ölüm gerçeğinden o kadar korkar ve inkâr eder hale geliyoruz. Bu nasıl mümkün olabilir?

Bu kaçısın, ölümle sakince yüzleşemenin birçok nedeni olduğunu düşünüyorum. En önemli gerçeklerden biri, günümüzde ölmenin birçok yönden daha korkunç, daha yalnız, mekanik ve insanlık dışı olmasıdır.

Her insan bu tür soruları ve sorunları yüzleşmek zorunda kalana kadar ertelemeye çalışsa da sadece kendi ölümünü kavramaya başlaması dahi işleri değiştirebilecektir. Bu, kitle düzeyinde topluca yapılamaz, bilgisayarlar tarafından da yapılamaz. Bu, her insan tarafından yalnız başına yapılmalıdır. Her birimizin bu sorundan kaçınmaya ihtiyacı var, ancak her birimiz er ya da geç bununla yüzleşmek zorundayız. Eğer hepimiz kendi kişisel ölüm olasılığımızı düşünerek bir başlangıç ​​yapabilirsek, öncelikle hastalarımızın ve ailelerimizin, hatta belki ulusumuzun tüm refahını dahi etkileyebiliriz. Öğrencilerimize bilim ve teknolojinin değerini, sanat ve insanlar arası ilişkiler bilimini, insan-hasta bakımıyla eşzamanlı olarak öğretebilseydik, bu gerçek bir ilerleme olurdu. Bilim ve teknoloji, yıkıcılığı arttırmak için kötüye kullanılmayacak olsa, insanı insancıllaştırmaktan ziyade her ne pahasına olursa olsun hayatı uzatacak olmasa, bireysel olarak insanın insana temasına daha fazla zaman ayırmasına imkân verecek şekilde el ele vererek ilerleyebilse işte, o zaman gerçekten “büyük” bir toplumun varlığından konuşabiliriz. Nihayetinde, kendi ölümümüzün gerçekliğiyle yüzleşerek ve kabul ederek barışı (kendi iç barışımızı ve hatta uluslar arasındaki barışı) başarabiliriz.

Dr. Elisabeth Kubler-Ross, portre, İsviçre, 1940’lar

Oprah Winfrey tarafından kaydedilen yaşamının son videosunda Elisabeth Kübler-Ross, peşpeşe geçirdiği felçlerden sonra ölümü beklerken kendisi için “ölümün ne anlama geldiğini”  berrak bir akılla şöyle cevaplar:

Çocuklarıma, ölümümü kutlamak için gökyüzünde beyaz balonlar bırakmasını söyledim. Benim için ölüm bir mezuniyet. Öldüğümde dans edeceğim, müzikler çalacak ve şarkı söyleyeceğim: “Yaşasın! Yaptım ben! Hayattan mezun oldum,” ve diyeceğim ki:

“Gerçekten yaşadım.”

 

 

Duygu Bruce
12 Ocak, 2020

 

 

Yorumlarınız:



Site Footer